|
SEVD??? ?ARKILAR
FİKİR YAZILARI
22 TEMMUZ 2007 SEÇİMLERİ VE MHP
2007 seçimleri Türk demokrasi tarihinde önemli bir dönemeci
oluşturmaktadır. 3 Kasım 2002’de iktidara gelen AKP 22 Temmuz 2007 seçimleri
sonucunda oylarını % 34’den % 46’ya yükselterek açık ara birinci parti olarak
çıkmayı başarmıştır. AKP’nin gerçekleştirmiş olduğu bu sonuç, nedeni ne olur ise
olsun büyük bir siyasal başarıdır. Rakamlar ile ifade edilir ise AKP’nin oyları,
ikinci ve üçüncü parti olan CHP ve MHP’nin oylarının toplamından % 10 daha
fazladır. Diğer bir ifade ile hemen hemen her iki seçmenden birisi AKP’ye oy
vermiştir.
22 Temmuz seçimlerinin diğer bir anlamı AKP dışında bütün
partilerin bu seçimden mağlup olarak çıktıkları gerçeğidir. CHP-DSP ittifakı,
muhalefette olmanın verdiği avantajı kullanamamıştır. 22 Temmuz öncesinde ortaya
çıkan sivil toplum alanındaki geniş muhalefeti bile doğru yönetememiştir. Türk
halkına umut veren bir iktidar seçeneği olarak değil iktidar olmak için, “seçim
kampanyası” dahi yürütememiştir. Diğer bir ifade ile CHP-DSP ittifakı daha ilk
gün “ikinci parti” olmayı kabullenerek yola çıkmıştır.
DYP-ANAP ortaklık projesi olarak merkez sağı inşa etmek adına
ortaya konulan Demokrat Parti projesi de iki parti liderlerinin süreci yönetmede
gösterdiği büyük başarısızlıktan dolayı merkez sağ seçmen ve potansiyel merkez
sağ seçmen için büyük bir hayal kırıklığı olmuştur. Bundan dolayı, seçmen DP’yi
cezalandırmıştır.
1965’de kurulduğu günden buyana ilk kez bir seçimde yaygın
medyanın kapsamlı desteğini alan MHP’de, Türk milliyetçiliğinin yükseldiği bir
ortamda, ANAP, Genç Parti ve DP çökmesine rağmen, oylarını ancak AKP’nin
artırdığı orana taşıyarak, bir mağlubiyete uğramıştır. Diğer partilerin
aldıkları sonuç ise değerlendirmeyi dahi gerektirmemektedir. Özetle, AKP
seçimlerden siyasal anlamda büyük bir galibiyet ile çıkarken, CHP, MHP ve DP
ağır bir mağlubiyet ile çıkmışlardır.
AKP’nin bir seçim döneminde iktidarın bütün yıpratıcılığından
sonra oylarını artırmasının ise bir tek örneği vardır. O da 1954 seçimlerinde
DP’nin oylarını artırarak tekrar iktidar olması örneğidir. Ancak, AKP’nin
2007’de oylarını artırması DP’nin 1954’de oylarını artırmasından çok daha zor
şartlarda gerçekleşmiştir. Çünkü, DP için iktidarı 1950’de CHP’den aldıktan
sonra oylarını artıracak politikalar izlemek çok kolay olmuştur.
Kore Savaşı’nın oluşturduğu olumlu dış politik ve ekonomik
atmosferde, DP, 27 sene süre ile milli bir devleti inşa etmenin bütün
zorluklarını üstlenen ve 2. Dünya Savaşı’nın bütün olumsuzluklarını taşıyan
CHP’nin elinden iktidarı aldıktan sonra çok kolay sayılabilecek popülist
ekonomik tedbirlerle halkta büyük bir ekonomik rahatlama yaratmıştır.
Oysa AKP için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. AKP’nin
uyguladığı ekonomik önlemler Türk halkına 1950-54 sürecinde DP’nin sağladığı
ekonomik kalkınma ve refah ile karşılaştırıldığında önemli bir rahatlama
sağlamamıştır. Üstelik, AKP’nin izlediği IMF merkezli ekonomik politikalar büyük
sıkıntıların da kaynağını oluşturmuştur. Genel olarak dış ve iç siyasette de AKP
iktidarı bir çöküntü dönemini ifade eder. Buna rağmen AKP oylarını %46’ya
taşımayı başarmıştır.
Bu sonucu, bazılarının ciddiyetsiz bir şekilde yaptığı gibi,
Türk milletine hakaret eden bir komedi yazarının şarlatanlığının arkasına “Aziz
Nesin haklıymış” şeklinde sığınarak geçiştiremeyiz. Geleceğin Türkiyesini çok
ağır tehditler beklemektedir. Bu ağır tehditleri göğüsleyebilmek için yakın
geçmişi çok iyi tahlil etmeli ve yapılan hataları anlamalı, geleceği alınan
dersler ışığında inşa etmeliyiz. Bunu yapabilmek için AKP’nin politik projesini
inceleyerek tahlile başlamak bir zorunluluktur.
I. AKP’nin Politik Projesi Federasyon ve Etnikçilik
AKP’nin siyasal projesi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş
felsefesini ortadan kaldırarak, Türkiye Cumhuriyetini milli-üniter devlet
modelinden federal çok milletli devlete dönüştürmektir. AKP, dört buçuk yıllık
ilk iktidar döneminde bu anlamda çok önemli bir mesafe almıştır. Her ne kadar
Erdoğan, seçim meydanlarında bu projesini “Tek millet, tek devlet, tek bayrak”
sloganı arkasına gizlemek yoluna sapmış ise de yapılanlar ortadadır. AKP,
Türkiye’nin federalleşmesi için “Kamu yönetiminin temel ilkeleri ve yeniden
yapılandırılması” yasa tasarısı ile önemli bir adım atmıştır.
Bu yasanın veto edilmesi üzerine AKP federalleşmenin hukuki
alt yapısını hazırlamak için bir dizi yasayı geçirmiştir. Bunlar, 1) “Köy
Hizmetleri Genel Müdürlüğünün Kapatılma Kanunu”, 2) “ Bölge Ajansları Kanunu”,
3) “Hizmet Birlikleri Kurulması Kanunu”, 4)“ Belediye Kanunu”, 5) “ Büyükşehir
Belediyesi Kanunu”, 6) “ Gelir İdaresi Kanunu”, 7) “ İl İdaresi Kanunu”dur.
Bu yasaların amacı milli-üniter devleti tasfiye ederek
Türkiye’yi çok milletli/etnikli bir zeminde federalleştirmektir. Bu yasaların
neden olacağı gelişmeleri öncelikle yedi başlık altında toplayabiliriz: 1) Milli
otorite zayıflarken, yerel/feodal yeni iktidar sahipleri oluşturacaktır.
2)Etnikçilik artacaktır ve kurumsallaşacaktır. 3)Devlet dışında odaklara
bağlılık oluşacaktır.4) Gelişmemiş bölgelerin kalkınması
imkansızlaşacak/zorlaşacaktır. 5)Yolsuzluk, kayırmacılık artacaktır. 6)Verimsiz
ve gereksiz yatırımlar çoğalacaktır. 7) Milli birlik ve dayanışma duygusu
azalacaktır.
AKP, federalleşme sürecini güçlendirecek başka adımlar da
atmıştır. Bu çerçevede a) İkiz yasalar diye anılan ve etnikçiliği güçlendiren ve
kurumsallaştıran Birleşmiş Milletler Sözleşmeleri imzalanmıştır. b) Yabancı
ülkelerin beşinci kol faaliyetlerine uygun zemin hazırlayan Vakıflar Yasası
bütün sert uyarılara rağmen AKP tarafından kabul edilmiştir. c) Yabancılara
Toprak Satışı Yasası’da milli güvenliği tehdit için olumlu bir zemin
oluşturmuştur. d) AKP, Avrupa Birliği süreci arkasına sığınarak, devlet
yönetimine ülkenin güvenliğinin sağlanması konusunda uzmanlık bilgisi artıran
Milli Güvenlik Kurulunu etkisizleştirmiştir. e) Maden Yasası Türk halkının
refahını artıracak şekilde değil, yabancı şirketlerin menfaatlerini
gerçekleştirecek şekilde AKP tarafından kaleme alınmıştır. f) Petrol Yasası, tam
anlamı ile ancak işgal altında bir ülkenin işgal altındaki parlamentosu
tarafından yazılabilecek ölçüde Türkiye’nin menfaatlerini temsil etmekten
uzaktır. Üstelik AKP son aşamada bu yasaya terör örgütünün siyasal kanadının bir
temsilcisinin önerisi olan “çıkan petrolün % 50’sinin çıkarıldığı ile
bırakılması “ gibi federasyoncu bir fıkrayı koymaktan çekinmemiştir.
Bütün bu yasalar Türkiye’nin federalleştirilmesi sürecinde
döşenmiş yol taşlarıdır. AKP bir yandan üniter devleti dağıtan federasyonun alt
yapısını hazırlarken öte yandan da milli devleti etnikleştirmek adına Türkiye
Cumhuriyetinin kuruluşunda tanımlanan “Türk kimliğini” tahrip etmek için
çalışmıştır.
Erdoğan çok bahsedilen ve çarpıtılan mahkum olduğu Siirt
konuşmasında, “TC 75 yıldır Türk ırkına göre kurulmuştur” diyerek, saldırdığı
zemini kendince tanımlamıştır. İktidara geldikten sonra da Erdoğan, Türk
milletini Türkiye’de yaşadığını ileri sürdüğü 32 etnik gruptan birisi olarak
tanımlamış, anayasanın tanımladığı Türk kimliği yerine “Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşı kimliği” gibi ne idüğü belirsiz bir söylemin arkasına sığınmıştır.
Erdoğan’ın izlediği etnikçi politikalar PKK ve Barzani
karşısında teslimiyetçilik olarak da sonuçlanmaktadır.Şimdi bu konuya kısaca
eğileceğiz.
II. PKK Karşısında Teslimiyetçilik
AKP iktidarı döneminde terör olaylarında büyük bir yükselme
olmuştur. AB’ye tam üyelik kaygısı ile AKP tarafından izlenen teslimiyetçi
politikalar PKK terörünün azması ile sonuçlanmıştır. Abdullah Gül, “Kaygılardan
dolayı daha büyük hak olan özgürlükleri kısıtlamak yoluna gitmeyeceğiz” diyerek,
Türkiye’nin kendisini savunması için gereken önlemleri bir bir tasfiye etmiştir.
Oysa bir AB üyesi İç İşleri Bakanı olan Alman İç İşleri
Bakanı Otto Schilly, söz konusu Almanya olduğunda “Güvenlik olmadan özgürlük
olmaz” demektedir. Keza bir başka AB üyesi olan İngiltere’nin başkenti Londra’da
iki bombanın patlamasından sonra İngiliz başbakanı İngiliz polisine
“şüphelileri” başından vurarak öldürme yetkisi vermiş ve polis bu yetkiyi
kullanmıştır.
Türkiye’de ise AKP, polis ve jandarmanın terör ile etkin
mücadele için sahip olması gereken hukuki yetkilerini iktidara gelir gelmez
almıştır. Böylece terör AKP iktidarının sonuna doğru kontroldan çıkınca AKP yeni
bir yasa tasarısı ile polise elinden aldığı yetkileri geri verme telaşı içine
düşmüştür. Bu sırada Türkiye Erdoğan”ın “yan gelip yatan” “kelleler” diye
nitelendirdiği gençlerini azgın PKK terörüne kurban vermiştir ve vermeye devam
etmektedir.
Üstelik PKK terörü azarken, AKP iktidarı bu süreçte PKK
çetesinin reisi A. Öcalan’ı Pişmanlık Yasası çerçevesinde af ile serbest
kalmasını sağlayacak düzenlemeleri parlamentoya getirmekten çekinmemiştir. A.
Öcalan’ın affı ancak muhalefet milletvekillerinin fark etmesi sonucunda
engellenebilmiştir.
Türkiye 2007 seçimlerine hızla yaklaşırken Türkiye’nin PKK
karşısında ulaşmış olduğu nokta şu şekilde özetlenebilir. PKK, büyük kentlerde
oluşturduğu mafya ile kara para ekonomisine hakim olmuştur. Büyük şehirlerin
sokakları geleceğin şehir teröristlerini teşkil edecek olan PKK’nın
yönlendirdiği kapkaççılara teslim edilmiştir. Özellikle İstanbul’da (seçimden
önceki son iki ayda alınan özel önlemlerin baskısı altında kapkaççıların geri
çekilmesi dışında) sokaklarda vatandaşın güven içinde yürümesi mümkün olmaktan
çıkmıştır.
PKK, güneydoğu Anadolu’da özellikle bombalı saldırılarla
terörü tırmandırmıştır. Anadolu’nun her köşesine şehit cenazeleri gelmeye
başlamıştır. Büyük çaplı bombalama eylemleri Ankara dahil büyük kentlerde
gerçekleşmeye başlamıştır. PKK, bütün bunları yapabilmek için Kuzey Irak’ta
özellikle Barzani’nin hakim olduğu bölgeyi etkili bir şekilde kullanmıştır ve
kullanmaya devam etmektedir. PKK bu süreçte Barzani tarafından mali ve askeri
anlamda etkili bir şekilde desteklenmektedir. AKP iktidarı PKK karşısında
sergilemiş olduğu teslimiyetçi tavrı Barzani karşısında da sergilemiştir.
III. Barzani Karşısında Teslimiyetçilik
AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin Kuzey Irak’taki bütün
kırmızı çizgileri silinmiştir. Kuzey Irak’ın bir bölümüne hakim olan Barzani çok
boyutlu olarak Türkiye’ye karşı saldırgan bir siyaset izlemiştir. Barzani bir
yandan PKK’yi desteklerken, öte yandan Türkiye’de sigara, içki, şeker ve
akaryakıt kaçakçılığı yapmıştır. PKK dışında siyasal bir örgütlenme için
kendisine bağlı unsurlara iki bölücü parti kurdurmuştur ve bunları
desteklemektedir.
Kuzey Irak’ta Telafer’de binlerce Türkmenin öldürülmesi,
yaralanması veya sürülmesinden birinci derecede Barzani sorumludur. Keza
Kerkük’te Türkmenlere karşı izlenen cinayet ve bombalı kitle katliamları Barzani
tarafından örgütlenmektedir. Türkmenlerin haklarını ihlal eden Barzani, Kuzey
Irak’ı “Güney Kürdistan” olarak tanımlamakta ve Güney Kürdistan’da kurmaya
çalıştığı bağımsız Kürdistan’ı Kuzey Kürdistan’a yani Güneydoğu Anadolu’ya doğru
yaymaya çalışmaktadır.
Barzani’nin bu eylemlerine karşın AKP iktidarı Barzani’nin
ekonomik olarak gelişmesi için elinden geleni yapmaktadır. Habur sınır kapısı
Barzani’nin zenginleşmesi için çalışmaktadır. Mersin Serbest Ticaret Bölgesinde
Barzani ve Talabani’ye ait 174 firma AKP’nin izni ile faaliyet göstermektedir.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Türk sanayicisine 9 sente satılan elektrik
Barzani’ye 4 sente satılmaktadır. Bu arada Barzani bir çoğu Türkiye’den
kendisine yakın sözde iş adamına Kuzey Irak’ta ihale vererek onları
zenginleştirmekte ve Türkiye içindeki Barzanici-Kürtçü siyasete sermaye
aktarmaktadır.
AKP iktidarı Habur sınır kapısı ve Mersin Serbest Ticaret
bölgesinden Barzani’yi ve kurulmakta olan Kürt devletini desteklerken Türk
ordusunun Kuzey Irak’a yapmak istediği askeri harekatı engellemektedir. Adı
Cumhurbaşkanlığına geçen A. Gül adlı zat, Türk milletini Kuzey Irak’ta PKK
kamplarına düzenlenecek bir askeri harekat konusunda yersiz ve densiz şekilde
“Sarıkamış harekatı”ndan bahsederek korkutmaya çalışmaktadır.
IV. AKP Ekonomisi veya IMF Denetimli Tasfiye
Büyük basın ve rantiye çevreleri tarafından desteklenen
AKP’nin ekonomik politikaları 57. Hükümetin devamını oluşturmaktadır. AKP’nin
bağımsız, milli veya özgün bir ekonomik politikası olduğunu söylemek mümkün
değildir. AKP, IMF’nin 57 Hükümete kabul ettirdiği politikaları “çomak
sokmaksızın” yürütmüştür.(1) AKP’nin ekonomik politikalarını “1)Düşük kur,
2)Yüksek Faiz, 3)Sıcak Para, 4)Artan Borç, 5)Artan Cari Açık, 6)İşsizlik ve
7)Montaj Sanayiine Dönüş” şeklinde özetleyebiliriz. AKP ekonomisi içinde
bugün olumlu olarak görünen hususlar gelecek felaketlerinin tohumlarını
taşımaktadır. Üstelik AKP döneminde hiçbir hükümet döneminde olmadığı şekilde
ekonomik istatistikler devlet eli ile çarpıtılarak, sanal bir ekonomik cennet
yaratılmaya çalışılmıştır.
Örneğin AKP hükümeti büyük başarı olarak enflasyon ile
mücadeleyi/fiyat istikrarını ön plana çıkarmıştır. Oysa enflasyon
hesaplamalarında AKP hükümeti büyük oynamalar yapmıştır. Her şeye rağmen 2006’da
%5 hedeflenen enflasyon %100 saparak %9.8 olmuştur.
AKP döneminin en büyük özelliklerinden birisi Türk
ekonomisine zarar verecek ölçüde aşırı değerlenmiş Türk Lirası olgusudur. Bunun
sonucunda AKP döneminde ithalat sürekli artmıştır. İhracatın ithalatı karşılama
oranı sürekli düşmüştür. 2002’de 48 milyar Dolar olan ithalat, 2006’da 136
milyar Dolara yükselmiştir.İhracat ise 82 milyar Dolarda kalmıştır. Türkiye’nin
dış ticaret açığı 54 milyar Dolara yükselmiştir. 2006’da cari açık 34 milyar
Dolara yükselmiştir. Tarımsal İhracat ve Turizm gelirleri düşmektedir.
AKP’nin iktidara geldiği 2002’de Dış Borç 130 milyar Dolar İç
Borç 100 milyar Dolardır. Yani AKP toplam 230 milyar Dolar borçlu bir ülke
devralmıştır. 2006 sonunda ise AKP’nin yönettiği Türkiye’nin dış borç miktarını
200 milyar Dolara iç Borcu 260 milyar Dolara, toplam borcu 460 milyar Dolara
yükselmiştir. Özel Sektör borçları 2/3’ü firmalara gerisi bankalara ait olmak
üzere 110 milyar Doları aşmıştır. Ani bir kur artışı özel sektöre ağır darbe
indirebilir. İzlenen yanlış borçlanma politikası sonucunda AKP, Türkiye’yi ucuz
dış borç yerine pahalı iç borca yönlendirmiştir. Bunun neticesi Türkiye’ye 60
milyar Dolarlık bir yük olmuştur.(2)
Özetle, AKP 4 senede 79 senelik Cumhuriyet
tarihinde gerçekleşen borca ulaşmıştır.
Cari açığın milli gelire oranı % 9 olmuştur ki, bu ekonominin
krize girmesi demektir. Ancak AKP % 12 ile dünyanın en yüksek reel faizini
vererek, sıcak parayı Türkiye’ye getirmekte, cari açığı sıcak para ile finanse
ederken, reel sektöre ağır şekilde darbe indirmiştir. Sıcak parayı yöneten
gruplar nerede ise Merkez Bankası’nın işlevini üstlenerek döviz kurlarını, bono
faizlerini, vergileri belirler hale gelmiştir. Yabancı sermaye kazandığı para
ile borsanın % 70’ini denetimine almıştır. Türk Lirasının aşırı değerlenmesinin
bir sonucu da ucuz ithalat sonucunda Türkiye’de yan sanayilerin tasfiye
olmasıdır. İhracatçı firmalarda ithal girdi oranı %70-90’a çıkmıştır.ve montaj
sanayisine kayış güçlenmiştir.
Özelleştirme-Yabancılaştırmaya, milletin dar kaynakları ile
oluşturduğu milli varlıkların ucuza yabancılara satışa dönüşmüştür. Telekom
satışından 2005 yılında Türkiye 1.3 milyar Dolar kazanç sağlamıştır. Oysa
Telekom’un 2005’de ilk 9 aylık karı 1.5 milyar Dolardır. Finans sektörünün % 40
yabancılara geçmiştir. BDDK Başkanı bile “Yabancılar Türkiye’de 20 milyar
Dolarlık yatırım ile 100 milyar Doları kontrol edecek” uyarısında bulunurken,IMF
politikalarının Türkiye’deki mimarı Kemal Derviş “ bazı bankaların devletin
elinde kalmasının gerektiğine dikkat çekmek zorunda kalmıştır. Türk Müteahhitler
bankalardan teminat mektubu almakta zorlanıyor. Yabancı şirketlerin Türkiye’den
kar transferleri çok yüksektir. Bir otomobil firması bütün Avrupa’da 80 milyon
Dolar kar ederken, sadece Türkiye’de 385 milyon Dolar kar etmiştir.
AKP döneminde Yeni Türk Lirasının pahalı olmasından ötürü iç
enerji kaynaklarına yatırım yapılamamaktadır. Türkiye’nin dışa bağımlılığı her
geçen gün artmaktadır
AKP iktidarı çok övünerek kişi başına düşen gelir 2006 sonu
itibarı ile 5350 Dolar olarak açıklamıştır.Oysa bu ucuz Yeni Türk Lirası’dan
dolayı şişirilmiş bir sonuçtur. Üstelik AKP kişi başına gelirin 2123 Dolar’dan
5350 Dolara çıktığını ileri sürmektedir. Ama Yeni Türk Lirası % 60 oranında
aşırı değerli Yeni Türk Lirası gerçek değerine oturursa gerçek kişi başına düşen
gelir ortaya çıkacaktır. Ekonomik büyüme AKP döneminde yeni yatırım ve üretim
alanlarının açılmasından kaynaklanmadığı için işsizlik artmaya devam etmektedir.
Resmi rakamlar, % 9 civarında olduğunu göstermektedir. Fakat, çalışmaya hazır
ancak iş gücüne dahil olmayan hesaplandığında işsizlik % 17’yi aşmaktadır.
Bütün bunların ortaya koyduğu sonuç AKP dönemi ekonomisinin
bir çöküş ekonomisi olduğudur.Prof.Dr. Şükrü Kızılot’un ifadesi ile “Piyasada 90
milyar Dolar emanet para var. Yüksek gelir getiren değerli varlıklarımız ve
arsalarımız satılmış olmasına rağmen borçlarımız artmış. Bu böyle gitse gitse
altı ay, bilemedin, bir yıl daha gider.” Ancak bu kriz/çöküşün henüz vatandaşın
günlük yaşamına yansıdığını söylemek mümkün değildir. Aksine uluslararası
piyasalarda gidecek pazar ve kazanacak yüksek reel faiz arayan sermayenin Türk
piyasasına akması neticesinde son dört senede Türkiye borçlanarak, satarak,
savurarak % 7 oranında büyümüştür. Halka yansıyan budur. Halk bir sene sonra
çıkacak krize değil, bugüne oy vermiştir. Ve ne yazık ki, bu durum muhalefet
tarafından etkili ve anlaşılır bir şekilde halka anlatılmamıştır.
(1) Radikal, 24 temmuz 2007, Korkmaz İlkokur, “It’s the
economy, stupid”
(2) Milliyet, 21 Temmuz 2007, Yaman Törüner, “60 Milyar Dolar Nasıl Gitti?”
V. AKP Döneminde Dış Politika
AKP dönemi dış politikasına damgasını vuran dış politika
süreci AB tam üyelik süreci onunla bağlantılı Kıbrıs ve ABD ile ilişkiler ve
onun uzantısı oalrak Kuzey Irak şeklinde özetlenebilir. Kuzey Irak’ı yukarıda
ele aldığımız için burada değinilmeyecektir.
AKP’nin AB tam üyelik süreci, AB’ye inanç ve bağlılıktan çok
AB’yi milli devleti tasfiye etmekte kullanacağı bir araç olarak görmüştür.
Bundan dolayı, bu süreçte AKP Kıbrıs başta olmak üzere her türlü tavizi
düşünmeden vermiştir. Bunu yaparken, AB ile belirsiz bir süreci, Türk milletine
AB tam üyeliğine ilk adımı attık şeklinde satabilmiştir. Muhalefetin AB
karşısındaki belirsiz/omurgasız tavrı AKP’nin bu oyununu çok kolaylaştırmıştır.
Sonuçta, AKP’nin Kıbrıs ve AB tam üyelik politikaları Türkiye’nin menfaatleri
açısından çift taraflı iflas etmiş bir sürece dönüşürken, AKP’nin gizli gündemi
açısından bir zafer oluşturmuştur.
AKP’nin ABD ile ilişkilerinin uzun ve derinlemesine bir
analizi mümkündür. Ancak AKP dönemi Türk-ABD ilişkilerini bir tek cümle özetler:
“Başbakanı lağıma süpürmek yerine kullanın.”
Özetle AKP’nin beş senelik icraatı Türkiye ve Türk milletini,
onun geleceğini, milletin büyüklüğünü ve devletin varlığını çok boyutlu tehdit
altına sokan bir sonuç ortaya çıkarmıştır. Buna rağmen AKP oylarını büyük ölçüde
artırarak, % 46’nın üzerine çıkarmıştır. Ortaya çıkan bu sonucu sadece TSK’nın
verdiği “elektronik muhturaya” ve “Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı sürecinde
mağdur edilmesine!” bağlamak, bunlarla izah etmek ve Türk halkını “akıllı
olmamak ile suçlamak” 2007 seçimlerinin mağluplarının kendi kendisini kandırması
ve AKP’nin yeni seçim galibiyetlerine de zemin hazırlayacaktır.
Eğer, geçtiğimiz beş sene içinde CHP, MHP, DYP gibi partiler
sürekli, sistemli, yaratıcı bir propaganda süreci geliştirebilmiş olsalardı, hem
elektronik muhtıraya gerek kalmaz hemde bir değil beş elektronik muhtıra dahi
AKP’nin oyunun artışına yol açmazdı. Eğer, CHP, MHP, DYP sistemli ve sürekli bir
propaganda ile Gül’ün neden cumhurbaşkanı olmaması gerektiğini anlatabilselerdi,
A. Gül’den dolayı AKP oy kazanmaz aksine oy kaybederdi. Özetle AKP’nin
başarısının en önemli boyutu muhalefet partilerinin başarısızlığında gizlidir.
Bundan dolayı, AKP’nin seçim zaferinin ve CHP ile MHP’nin
seçim mağlubiyetinin nedenleri nesnel bir şekilde ortaya konulmalıdır. Öncelikle
bütün kötü, zararlı, eksik ve Türkiye için risk oluşturan eylemlerine rağmen
AKP’nin, değil oylarını korumak, artırmasının nedeni ortaya konulmalıdır.
VI. AKP’nin Seçim Zaferinin Nedenleri
AKP’nin seçim zaferini tek nedene indirgemek ve seçim
öncesindeki kısa sürede yaşanan gelişmelerle izah etmeye çalışmak bu başarıyı
doğru anlamamızı mümkün olmaktan çıkarır. AKP’nin seçim başarısı ancak beş
senelik süreçte bir çok eylemi yan yana getirildiğinde doğru
değerlendirilebilir. Aşağıda bunlar sırası ile incelenecektir.
VI.1. Siyaset Sürekli Propagandadır
AKP siyasetin en temel ilkesi olan “siyaset sürekli
propagandadır” ilkesini en iyi kavramış partidir. AKP’nin 22 Temmuz 2007
seçimleri için seçim kampanyası nerede ise 4 Kasım 2002’de başlamıştır.
Özellikle Erdoğan başbakan olduktan sonra nerede ise haftanın beş gününü,
yurtdışında olduğu zaman hariç, AKP propagandası için Ankara dışında
geçirmiştir. Dış geziler bile bir propaganda aracı haline getirilmiştir. AKP
iktidarda bu şekilde halktan kopmamıştır.
Erdoğan’ın camilerde kıldığı namazlar, pazar ziyaretleri,
halkla iletişimi, başarılı bir propaganda süreci oluşturmuştur. Erdoğan’ın bir
numaralı sorumlusu olduğu hızlı tren kazasından sonra başsağlığı için gittiği
evlerden birisinde kapının önünde ayakkabılarını çıkarması, içerde Kuranı-ı
Kerim okumasından sonra ölen şahsın ailesinden birisinin basına “geçen seçimde
AKP’ye oy vermemiştik ancak gelecek seçimde AKP’ye oy vereceğiz” demesi,
başarılı bir propaganda örneğidir.
AKP bu süreçte sahip olduğu mevcut basın-yayın organlarını
güçlendirirken hızla yeni televizyonlar ve gazeteler oluşturma yoluna gitmiştir.
AKP’nin 22 Temmuz seçimlerine girerken 13 televizyon ve seçim sürecinde yüz
binlerce bedava dağıtılan dört ulusal gazete sahip olduğu parti basını
sayılabilecek basın-yayın gücüne demokrasi tarihimizde hiçbir partinin sahip
olmadığı görülmektedir. AKP’li belediyelerde büyük reklam bütçeleri ile
yaptıklarının reklamını hemen her gün ortaya koyarak bir başka boyutta reklama
süreklilik getirmişlerdir.
Özetle, muhalefet partileri propagandayı seçimden önceki bir
ay içine sıkıştırırken Erdoğan ve AKP 22 Temmuz seçimlerine beş senelik bir
propaganda süreci ile girmişlerdir. Üstelik son bir ayda da Erdoğan’ın
gerçekleştirmiş olduğu miting sayısı Baykal ve Bahçeli’nin gerçekleştirmiş
olduğu miting sayısının toplamından daha fazladır. Keza aynı süreçte Erdoğan,
televizyonları ve gazeteleri Baykal ve Bahçeli’nin toplam ortak yayın saatinden
daha fazla kullanmıştır.
Ayrıca üzerinde durulması gereken husus, AKP’nin propaganda
mekanizmasının AKP iktidarı boyunca uluslar arası sistem ve yerli unsurlarının
Türk halkına yönlendirdikleri psikolojik operasyon niteliği kazanan kapsamlı
propaganda ile desteklenmesidir.(3) Halkın yanlış bilgilendirilmesine dayanan ve
halkın doğru bilgiye ulaşmasını engelleyen bu sürece Avrupa Birliği faşizmi
süreci diyebiliriz. AB faşizmi sürecinde Türk basını nerede ise tek parti dönemi
basını karakteri kazanmıştır.
AB faşizminin yürüttüğü psikolojik harekatta insan ve kitlelerin düşünce ve
duygularını şekillendirmek için dört aşamalı bir plan uygulanmıştır. Birinci
aşamada hedef seçilen Türkiye’nin milli menfaatleri ile ilgili konular
“önemsizleştirilmeye” çalışılmıştır. İkinci aşamada milli menfaatlerimiz ile
ilgili konulara karşı Türk halkının “duyarsızlaşması” hedeflenmiştir. Üçüncü
aşamada ise psikolojik operasyonu yönetenlerin hedefi kitleleri milli
menfaatlerimizin ortadan kaldırılmasına yönelik eylemlere karşı
“tepkisizleştirmek” olmuştur. Dördüncü ve son aşamada ise kendi politikalarının
Türk halkına “kabullendirilmesi” gerçekleşmiştir.
22 Temmuz 2007’de sandık başına giden seçmen AKP propagandasını destekleyen
kusursuz bir psikolojik operasyondan geçmiştir.
3) Bu hususa Türk basınında dikkat çeken tek isim e.
Tüğgeneral Nejat Eslen olmuştur. Radikal, 30 Temmuz 2007, Nejat Eslen,
“Ortaya Çıkan Tablonun Adı Yeşil Devrim”
VI.2. Yatırımların İyi İzahı
AKP, duble yollar, hastanelerde yeni sistem, TOKİ inşaatları
gibi günlük yaşamın kolaylıkla parçası olan alanlarda yaptığı düzenlemeleri
sürekli tekrar yolu ile de destekleyerek, AKP’nin başarısı olarak sunmakta
başarılı olmuştur. Keza köylerin altyapılarının gerçekleştirilmesine yönelik
Köydes ve Beldes projeleri, seçimden hemen önce 7 Haziran’da hububat alım
fiyatları, mera ve yayla affı AKP’nin propagandasını çok etkili şekilde
gerçekleştirdiği projeler olmuştur. Bedava okul kitapları, eğitim bursları ve
seçim öncesinde 218 bin kişiye daimi kadro verilmesi AKP’nin seçim başarısına
yardımcı olmuştur.
Çok üzerinde durulmayan bir başka alan ise doğalgaz
kullanımının 2002’de 9 il iken 2007’de 44 ile çıkmış olmasıdır. Doğalgaz dışa
tek yanlı bağımlılık yaratırken, kullanan vatandaş için temiz ve ucuz bir enerji
kaynağı oluşturmuştur. Üstelik AB ülkelerine kıyasla en ucuz doğalgaz
Türkiye’dedir. AKP, son dört senede elektrik fiyatlarına zam yapmamıştır.(4) Bütün
bunların AKP’nin seçim başarısındaki etkisini küçümsememek gerekmektedir.
Yapılan araştırmalarda AKP’ye oy veren seçmenin % 70’inin ekonomik nedenlerle
AKP’yi desteklediği görülmektedir. Yukarıda da dikkat çektiğimiz gibi seçmen
gelecek krizlere göre değil, bugüne göre oy vermiştir.
(4) Milliyet, 30 temmuz 2007, Yaman
Törüner, “Seçim Başarısının Sırrı”
VI.3 Belediyelerin ve Yardım Kuruluşlarının Ayni
Yardımları
AKP’li belediyeler özellikle de İstanbul ve Ankara gibi
Büyükşehir belediyeleri yıllardan buyana sistemli olarak kentlerin varoşlarına
muhtaçlara yardım adı altında yiyecek, yakacak ve giysi yardımı yapmaktadırlar.
AKP’nin gerçekleştirdiği yardımların ekonomik tutarının 5 milyar Dolara ulaştığı
ifade edilmektedir. Bu ayni yardım süreci sayıca çok önemli bir kısım seçmende
yardım bağımlılığı yaratmıştır. Keza AKP eğilimli yardım kuruluşları da son beş
senede büyük bir basın kampanyası desteği ile bir kısım halka ayni yardım yapmış
ve AKP’nin seçim başarısına katkıda bulunmuştur.
Muhalefet partileri ne belediyeleri ellerinde tuttukları
yerlerde ne de diğer kentlerde AKP’nin belediyeler aracılığı ile yaptığı bu ayni
yardımı dengeleyecek bir strateji geliştirmemişlerdir. Bu durumda anılan
bölgeler AKP için oy deposuna dönüşmüştür.
VI.4 Uluslar arası Sistemin AKP’ye Desteği
AKP’nin 22 Temmuz seçimlerinde kazandığı başarı sadece etkili
propaganda ve yatırımları ile yeterince izah edilemez. Cari açığın milli gelire
oranının % 9’a yükseldiği bir ülkede uluslar arası sistemin etkin desteği
olmadan bir iktidarın ekonomik krizi engellemesi mümkün değildir. AKP gibi
ekonomiyi her an çökebilecek hassas dengeler üzerine iten bir partinin de
uluslar arası sistemin ekonomik desteği olmadan ayakta kalması açıklanamaz. 22
Temmuz seçimleri öncesindeki beş yılda olduğu gibi seçim döneminde de ABD, AB ve
ABD denetimindeki Arap sermayesi, Türkiye’de piyasaların dengede olması için
üzerine düşeni yaparken, IMF’de normal şartlarda AKP hükümetinin IMF ile yaptığı
anlaşmayı ihlal etmesine fırsat vermeden sert çıkması gerekirken susmayı tercih
etmiştir.
Özetle, AKP’nin 22 Temmuz’daki zaferinin arkasındaki en
önemli neden uluslararası sermayenin gelecek iki yılda Türkiye’de talana
hazırlandığı “100 milyar Dolar” civarındaki zenginliklerimizdir.(5)
(5) Milliyet, 27 Temmuz 2007, Hamdi
Akın, “Türkiye’nin Satacak Daha Çok Malı Var”
VII. MHP ve Seçimler
MHP 3 Kasım 2002 seçimlerinde % 8.7 olan oylarını Nisan 2004
yerel seçimlerinde il genel meclisi oyları olarak % 10.87’e yükseltmiştir. 22
Temmuz seçimlerinde ise MHP oylarını ikinci kez yükselterek, % 14. 34’e
yükseltmiştir. MHP’nin oylarındaki artış gerek sayı gerek oran olarak
küçümsenemez. MHP sistemli bir yükselme içindedir. Bu artış bir başarıdır.
Ancak seçimler yarıştır. Yarışta başarı, elinizdeki imkanlar,
kendinize koyduğunuz hedef ve ulaştığınız sonuç arasındaki ilişkinin sonucunda
belirir. Bu çerçevede örneğin Saadet Partisi için 22 Temmuz seçimlerinde % 10’un
üzerinde almak “müthiş bir başarı” Demokrat Parti için % 10’u aşmak “çok önemli
bir başarı” olarak nitelendirilebilirdi.
Seçimlere “tek başına iktidar” sloganı ile giren ve kendi
parti kadrolarına “en az % 25-27” oy alacağı mesajını veren bir partinin seçim
sonunda “halk bize muhalefet görevini verdi” demesi başarısızlığın/yenilginin
nazik bir ilanıdır. Bu durumda MHP, 22 Temmuz 2007 seçimlerinden kendi koyduğu
hedeflere ulaşma açısından ne yazık ki büyük bir başarısızlıkla çıkmış demektir.
Yarışa birinci gelmek için katılan bir atletin bir önceki yarıştan daha iyi
koşması ancak kendi rekorunu dahi kıramadığı bir yarışta üçüncü gelmesini gerçek
bir başarı kabul etmek mümkün değildir.
MHP ve CHP için başarının veya başarısızlığın tabii ki tek
ölçütü kendi aldığı oy değildir. AKP başta olmak üzere diğer partilerin aldığı
oydur. Bu çerçeveden bakıldığında AKP, aldığı oy ile CHP’nin iki katından fazla
ve MHP’nin ise üç katından fazla oy ile bu iki partinin mağlubiyetini daha da
ağırlaştırmıştır. Bir başka ifade ile AKP, MHP’nin toplam oyu kadar oylarını
artırmıştır.
MHP’nin 22 Temmuz seçimlerinde alınan sonuçtan çok daha
başarılı bir sonuç ile çıkması için var olan bir çok şart mevcuttu. Ancak bu
olumlu şartlar yeterince değerlendirilememiştir. Şimdi sırası ile bu şartları ve
neden değerlendirilemediklerini inceleyelim.
VII.1 “Yükselen Türk Milliyetçiliği”
Türk milliyetçiliği son yıllarda toplumun çok geniş
katmanlarında AB sürecinde karşılaşılan aşağılamalardan, ABD’nin Irak’ı işgal
etmesinden sonra uyguladığı Türkiye karşıtı uygulamalardan dolayı ciddi bir
kabul görmüştür. Türk milliyetçiliğinin yaygın benimsenmesi AKP’nin dahi
dikkatinden kaçmamıştır. AKP son üç yılda sistemli olarak ve giderek artan
ölçüde Türk milliyetçisi bir söylem kullanmaya başlamıştır. 22 Temmuz öncesinde
AKP hem kendine yönelik şüpheleri etkisizleştirmek hem de milliyetçi zemini
mümkün olduğunca kendisine çekmek için “tek millet, tek devlet, tek bayrak”
sloganını ön plana çıkarmıştır.
Türk milliyetçiliğinin yükselmesi Türk milliyetçiliğinin
siyasal markası olan MHP’nin oy patlaması yapması için çok uygun bir zemin
oluşturmuştur. Ancak bu noktada MHP, Türk milliyetçiliği çizgisini
Atatürk-Türkeş çizgisinde temsil etmemiştir. Liberal ve sol basın tarafından
alkışlanan, “kontrollu devlet milliyetçiliği” hareketin eylem ve söylemine hakim
olmuştur. İdeolojik ve politik yumuşama çizgisindeki MHP “devletin ve milletin
menfaatlerini partinin menfaatlerinin üstünde tutuyor” şeklinde yayın yapan
sistemin kalemlerinin tuzağına düşürülmüştür.
Bu yaklaşım MHP’nin menfaatleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin
menfaatlerinin çatıştığı gibi bir ön kabulü doğru saymaktır ki, bu akla
aykırıdır. Ancak bu tuzağa düşen MHP, “devlet ve milletin menfaatlerinin
gerçekleşmesi adına partinin menfaatlerinden feragat eden” bir parti konumunu
kabullenmiş hatta bununla övünmüştür. Bazıları daha da ileri giderek, “Biz
isteseydik, oylarımızı çok yükseltirdik ancak kan gövdeyi götürürdü. Ancak bunu
yapmayarak ne kadar sorumlu olduğumuzu gösteriyoruz” deme gafletine bile
düşmüşlerdir.
Oysa Türk milliyetçilerinin siyasal partisinin büyümesi
Türkiye’nin menfaatlerinin aleyhine değildir aksine Türk milletinin menfaatleri
ancak MHP’nin büyümesi ile gerçekleştirilebilir. Ve Türk milliyetçiliğinin
büyümesi için “kanın gövdeyi götürmesine” gerek yoktur. Yapılması gereken
Atatürk-Türkeş çizgisinde Türk milletinin beklediği ve istediği bir zeminde “Ne
Mozaiği ulan” diyen bir Türk milliyetçiliğidir. “Çiçek bahçesi” veya “Türkiye’yi
farklılıkların farkında olarak yöneteceğiz şeklindeki yaklaşımlar MHP’ye bir tek
ek oy getirmediği gibi çok oy kaybedilmesine neden olmuştur. Özetle, Türk
milliyetçiliği için çok uygun olan politik ve psikolojik ortam
değerlendirilmemiştir.
VII.2 Terör ve Şehit Cenazeleri
2006-2007 ilkbahar ve yazlarında PKK azgın bir saldırganlığı
temsil etmektedir. Anadolu’nun her yanına şehit cenazeleri ulaşmıştır. 2000’li
yıllarda Türk milliyetçilerinin sokaktan çekilmek adına toplumsal ve milli
muhalefete öncülük yapmaları engellenmiştir. 2007 ilkbahar ve yazında artan PKK
saldırıları ve şehit sayısı halkın AKP’ye karşı haklı tepkisini yükseltmiştir.
Bu tepki yükselen milliyetçiliğe bir duygusal zemin de oluşturmuştur.
22 Temmuz seçimlerinin ilan edilmesinden sonra şehit
cenazelerinden uzunca süre uzak tutulan gençliğin cenazelere katılması ve
toplumsal/milli tepkiyi dile getirmesi tekrar başlamıştır. Ancak, bu tepkinin
seçime endeksli tepki olduğu inancı halkın bir kısmında ortaya çıkınca AKP’ye
tepki ve doğal olarak oy kaybına neden olan süreç, MHP’ye tepkiye dönüşmüştür.
Oysa Türk milletinin ve milliyetçi gençliğin cenazelerdeki tepkisi haklı bir
milli tepkidir. Fakat doğru bir siyasal tavır sürekli şekilde sergilenmediği
için ortaya teröre tepki anlamında gereken siyasal sonuç çıkmamıştır.
VII.3 ANAP’ın Çöküşü
ANAP ve DYP ittifakının gerçekleşmemesi neticesinde DYP tek
başına DP adı ile seçime girerken ANAP teşkilatları bir çok yerde DP’den intikam
almak adına da olsa MHP’nin yanında yer almışlardır. Bu MHP için siyasal bir
avantajdır. Bu avantajdan yeterince faydalanılmamıştır.
VII.4 Genç Parti’nin Çöküşü
2002 seçimlerinde % 7’nin üstünde oy alan Genç Parti 2007
seçimlerinde çökmüştür. Bu sonuçta MHP için büyük bir avantajdı. Özellikle Genç
Parti’nin yıkılışı genç seçmen gruplarının MHP’ye yönelmesi için uygun bir zemin
oluşmuştu. Ne yazık ki bu sonuçta yeterince MHP’ye yönlendirilememiştir.
VII.5 DYP’nin Silinmesi
DP’nin uğradığı % 50 civarında oy kaybı, MHP’nin 22 Temmuz
seçimlerinde ciddi başarı sağlamasını kolaylaştıracak bir faktördü. 2006 başına
kadar yoğun bir çalışma ile oylarını artıran ve M. Ağar’ın bürokratik
kariyerinde PKK ile mücadelesinden dolayı seçimlerde MHP’den oy alma ihtimali
olan DYP önce “ovada siyaset” söylemi ile ağır bir darbe almıştır. Sonra ANAP
ile birleşme sürecinin fiyasko ile sonuçlanması DYP’nin silinmesine yol
açmıştır.
Özet olarak, ANAP, Genç Parti ve DYP/DP’nin 2002 seçimleri
ile karşılaştırıldığında toplam oy kaybı % 12 civarındadır. Bu % 15’den MHP’ye
kayan oy çok az görünmektedir.
VII.6 DSP ve CHP’den MHP’ye Oy Kayışı
22 Temmuz seçimlerinde ulusal sol diye nitelendirilebilecek
seçmen zemininden MHP’ye oy kayışı partinin bu seçimlerde çok yüksek bir oy
almasına yardımcı olacak bir başka olumlu faktör olmuştur. 22 Temmuz
seçimlerinin bir diğer özelliği de CHP ile birleşmeyi içine sindirememiş olan
DSP’li teşkilatların seçim kampanyası süresince gizli şekilde MHP’ye çalışmaları
ve MHP’ye oy kaydırmalarıdır. Keza CHP’de Baykal’a karşı olan CHP’liler de bir
çok yerde MHP’ye oy vermişlerdir. DSP ve CHP’den MHP’ye oy kayışında bir süreden
buyana yapılan “Solda CHP sağda MHP’yi destekleme” kampanyalarının da etkisi
olmuştur.
CHP ve DSP’den MHP’ye oy kayışının oransal olarak kesin
doğrulukla tespit etmek mümkün olmamak ile birlikte bunun MHP’nin oyunu
artırdığı merkezler ve kaybettiği kaleler göz önünde tutulduğu ve MHP’nin aldığı
% 14.23 oy üzerinden hesaplandığında toplam oyun % 5’i civarında olduğu
düşünülebilir. Bazı yorumcular, MHP’yi TBMM’ne sol oyların taşıdığını
belirtmektedirler ki, bu büyük ölçüde doğrudur.(6)
Ancak bilinmelidir ki, ülkücü oyları feda ederek, konjektüre bağlı ve ödünç
gelen bu oylarla siyaset yapmak “kaygan sabun üzerinde” siyaset yapmaktır.
(6) Zaman, 24 Temmuz 2007, Dr. Hüseyin
Yayman, “MHP’yi Meclise Sol oylar Taşıdı”
VII.7 BBP’nin Seçime Girmemesi
BBP’nin seçimlere parti olarak girmeyip sadece belirli
illerde bağımsız adaylar çıkarması da MHP’nin seçim başarısını kolaylaştırıcı
unsurlardan birisiydi. Oysa BBP’nin milliyetçi camiadaki bir çok ileri gelen
şahsiyeti bir araya getirerek “Milliyetçi Türkiye Partisi”ni kurması durumunda
22 Temmuz seçimleri MHP için çok zor bir seçim haline gelirdi. Hiçbir faaliyet
yapmayan, siyasal anlamda ölü bir parti diye nitelendirilebilecek olan ATP dahi
sadece 25 ilde aday göstermiş olmasına rağmen % 0.59 oy almıştır. Özetle BBP’nin
seçimlere girmemesi de MHP’nin yararına olan bir faktördü.
VII.8 Basının MHP’ye Geniş Desteği
MHP, 22 Temmuz seçimlerinde yaygın basından 1965
seçimlerinden bu yana görmediği kadar büyük ve etkili bir destek görmüştür.
Basın bütün kampanya boyunca MHP’nin olumlu yanlarını ön plana çıkarmıştır.
Etkili köşe yazarları MHP ile ilgili olumlu şeyler yazmak konusunda hassas
davranmışlardır. Hatta bazen MHP’ye AKP’den yönelen saldırıların
etkisizleştirilmesi için basın ya görmemezlikten gelmiş ya da aktif olarak
MHP’yi savunmuştur. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli çok az çıktığı televizyon
söyleşilerinde diğer siyasal parti liderlerine göre bariz bir şekilde korunmuş
ve kollanmıştır. Basının bu yaygın desteği de MHP’nin daha başarılı bir sonuç
alması için olumlu bir zemin oluşturmuştur.
Özetle, MHP, 22 Temmuz seçimlerinde çok daha yüksek oy alması
için gereken yükselen Türk milliyetçiliği, AKP’nin terör ile mücadeledeki zaafı,
ANAP’ın çöküşü ve ANAP teşkilatlarının MHP’ye desteği, Genç Parti’nin çözülüşü,
DP’nin dağılması, DSP ve CHP’den küçümsenmeyecek bir oy desteğinin MHP’ye
akması, BBP’nin seçimlere girmemesi ve nihayet basının MHP’ye olan büyük
desteğine rağmen sadece % 14.23 gibi bir oyda kalarak, iktidar olma iddiası ile
girdiği seçimde iktidar partisinin aldığı oyun 3/1’ini alarak büyük bir
mağlubiyet ile çıkmıştır.
IIX. Mağlubiyetin Anlaşılması
MHP yöneticileri ne yazık ki, hala neden mağlup olduklarını
anlamamanın şaşkınlığı içindedirler. Sayın D. Bahçeli’nin “AKP’nin bu kadar çok
hata, bu kadar yanlışına rağmen oylarını bu kadar artırması hayret edilecek bir
durum. Nasıl oluyor, anlamakta zorluk çekiyorum” demesi, şaşkınlığın ölçüsünü
göstermektedir. (7) Keza Genel Sekreter Cihan
Paçacı’da “Köylü, esnaf herkes demek ki hayatından çok memnunmuş. Demek ki bu
ülkede fındık fiyatı iyiymiş, terör hiç problem değilmiş, milli kaynaklarımızın
yabancılara satışında herhangi bir sıkıntı yokmuş, Cumhuriyet değerlerinin
tahribatına yönelik herhangi bir kaygısı yokmuş vatandaşın. Vatandaş son derece
mutlu demek ki. Şimdi Müslüman bir cumhurbaşkanı da seçersek ülkemiz daha mutlu
hale gelecek. Bu vatandaş devletin kurumlarıyla çatışan daha şimdiden bu halkın
muhtırası diyen bir anlayışı tek başına iktidar yapmıştır. Artık çok söyleyecek
bir şey yok” diyerek, meseleyi sayın Bahçeli gibi gördüğünü ortaya koymaktadır.
(8)
Seçim sonuçları ile ilgili olarak MHP (ve CHP)
yöneticilerinin gösterdiği şaşkınlık ve halkı suçlamaya yönelik kızgınlık makul
değildir. Tekrar edelim ki, son beş yıldan bu yana AKP iktidarı ve uluslar arası
sistem el ele Türk halkına yönelik çok kapsamlı bir psikolojik operasyon
gerçekleştirmiştir. Bu süreçte MHP (ve CHP ile diğer muhalefet partileri) bu
psikolojik operasyonu etkisizleştirecek ve halkı aydınlatacak bir
karşı-propaganda/doğru bilgilendirme çalışması gerçekleştirememişlerdir.
Bu koşullar altında yani Türk halkının karşı karşıya olduğu yalanın büyüklüğü ve
bu yalanın halka iletilmedeki kapsamı/yoğunluğu göz önünde tutulduğunda AKP’nin
% 60-65 arasında oy alması dahi şaşırtıcı olmamalıydı. Diğer bir ifade ile
propaganda performansları göz önünde tutulduğunda muhalefet partileri çok oy
bile almışlardır.
22 Temmuz seçimlerinin üzerinden bir gün geçtikten sonra MHP
Genel Merkezi esasen AKP ve Türkiye’deki liberal AB’ci lobinin stratejik
nedenlerle geliştirdikleri AKP’nin seçim zaferi ile ilgili iki tali nedeni,
AKP’nin seçim zaferinin gerçek nedenleri olarak ortaya koymuştur. Tabii ki, AKP
seçim zaferini uluslar arası sistemin AB, ABD ve Arap sermayesinin yoğun mali
desteği, son beş senede gerçekleştirilen psikolojik operasyon niteliği kazanan
çok başarılı propaganda kampanyası, halka belediyeler aracılığı ile sistemli ve
sürekli rüşvet verme operasyonları açıklayacak değildir.
AKP ve AB’ci lobi AKP’nin seçim başarısında gerçek ve
stratejik nedenler yerine tali/ikincil öneme sahip olan TSK muhtırası ve A.
Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığını ön plana çıkarmaktadır.
(9) Muhakkak ki, muhalefetin özellikle cumhurbaşkanlığı meselesini doğru
anlatamaması neticesinde AKP özellikle seçim kampanyası sürecinde “Gül’ün
mağduriyeti üzerine başarılı bir duygusal sömürü siyaseti” yapmıştır. Bu
başarılı duygusal sömürü siyasetinin AKP’ye yaptığı oy katkısının % 47 içinde %
7 bile olması çok zordur.
Gerek MHP’nin gerek CHP’nin şimdi AKP ve AB’ci liberal
lobinin tuzağına düşerek, beş seneden buyana yaptıkları hataları anlamak ve bu
hataları gelecekte telafi edecek yollar bulmak yerine seçimi kaybetmenin suçunu
Türk ordusunun üzerine atmaya çalışmaları her anlamda yanlıştır. MHP’nin (ve
CHP) yapması gereken mağlubiyetin faturasını Türk halkına ve Türk ordusuna
çıkarmadan mağlubiyetin sorumluluğunu üstlenerek nedenlerini kendi bünyesinde
araştırmaktır. (10)
Mağlubiyetten dolayı Türk halkı sorumlu tutulmamalı hele
halka hakaret yoluna hiç gidilmemelidir. Yapılması gereken mağlubiyetin gerçek
nedenlerini anlamaya çalışmak olmalıdır. Mağlubiyetin nedenleri anlaşılırken,
mağlubiyetin gerçek kapsamı da anlaşılacaktır. MHP’nin ülkücü hareketten
koparak, ideoloji ve kadro dönüşümüne 22 Temmuz seçimlerinde “seçmen
değiştirmeyi” eklemesi de bu anlama süreci içinde görülecektir. Tabii ki,
mağlubiyetin gerçek nedenleri anlaşılınca gelecekteki galibiyeti inşa etmek daha
kolay olacaktır.
(7) Milliyet, 23 Temmuz 2007, Fikret
Bila, “Erdoğan:Sonuç, Abdullah Bey’e Yapılana Gösterilen Milli Reflekstir”;
Seçimin diğer mağlubu CHP Genel başkan yardımcısı Onur Öymen’de aynı şekilde
“Sonuçları mantıkla izah etmek mümkün değildir. Fındık fiyatlarından dolayı
hükümeti eleştiren, sokağa dökülen Giresun gibi bir yerde AKP’nin oylarını
artırmasını hiçbir mantık izah edemez. Tarım bölgelerinde hükümetin bu kadar
fazla oy almasını akılla açıklamak mümkün değildir” demektedir. Sabah, 24 Temmuz
2007
(8) Radikal, 24 Temmuz 2007
(9) AB’ci liberal lobinin yayın ve
fikir organı olan Radikal gazetesi yöneticisi ve köşe yazarı İsmet Berkan bu
konudaki çalışmalarını açıklamaktadır. Bkz. Radikal, 25 Temmuz 2007, İsmet
Berkan, “Muhtıra Etkilemedi mi?”
(10) MHP İzmir milletvekili
adayı olan Özgür Çakmak (eğer doğru ise) şöyle demektedir. “Bu halka her şey
layık. Bu halk ihanete göz yummuştur. Bu halkla yola çıkılmaz. Ortaya çıkan bu
tablodan utanç duyuyorum. Halkımız maalesef küçük paralara satıldı. Şehidine
ihanet eden bir halkla karşı karşıyayız. Bu tablonun tek sorumlusu halk.
Halkımız bu kadar çıkarcı olmamalıydı. Ben bütün dünyayı neredeyse dolaştım. Ama
bu kadar kişiliksiz bir halk görmedim”, Radikal, 25 Temmuz 2007; Suçu
kendisinde, eksiklerinde aramak yerine halkını bu kadar aşağılayıcı bir şekilde
suçlamak bir Türk milliyetçisine yakışmaz. İstiklal Savaşı’ndan sonra gökten
Anadolu’ya yeni bir halk inmemiştir. 1984’den buyana çıt çıkarmadan çocuklarını
“vatan sağ olsun” diyerek şehit veren de bu halktır. Üzerinde düşünülmesi
gereken bütün bunlara rağmen AKP’nin bu kadar oy almasında muhalefetin
vebalidir.
IIX.1. İdeolojik Değişim veya Yumuşama
MHP’nin aldığı mağlubiyette en önemli neden partinin Aralık
2004’de açık bir şekilde içine girdiği ideolojik dönüşüm sürecidir. Seçimden
hemen önce MHP Genel Merkezi tarafından MHP’nin propaganda stratejisini
“toplumsal merkezin siyasal izdüşümü” üzerine inşa edeceğini açıklaması bu
dönüşümün bir ifadesi idi. Bu ideolojik dönüşümün merkezini “Çiçek Bahçesi”
söylemi teşkil etmiştir. MHP’nin liberal ve sol çevreler tarafından alkışlanan
bu çizgisi 22 Temmuz seçimlerine kadar sürmüştür. Denilebilir ki, halk
seçimlerde ideolojilerle pek ilgilenmez. Bu doğrudur. Ancak ideolojiler,
partilerin siyasetlerini, söylemlerini ve halka önerilerini belirlerler.
MHP, geçirdiği ideolojik dönüşüm sürecinde Atatürk-Türkeş
çizgisinden koptukça kendi tabanının siyaset ile ilgili talep ve özlemlerinden
de kopmuştur. İdeolojik yumuşama neticesinde MHP, tabanının ve seçmeninin geniş
katmanlarının ABD, Kuzey Irak, AB, IMF konusundaki taleplerini dile getiren
parti olmaktan çıkmıştır.
IIX.1.1 ABD ile Stratejik Ortaklık
Partilerin seçim bildirilerinin incelemesinden ABD ile
ilişkilere en sıcak bakan iki parti olarak “MHP ve AKP” ön plana çıkmıştır. Türk
halkının % 95’nin Amerikan karşıtı olduğu, Bush’un ABD’de bile kimsenin yanından
geçmediği bir dönemde MHP’nin ABD ile stratejik ortaklığa talip olması her
anlamda büyük bir yanlış olmuştur. MHP adayları bu konu ile ilgili soruları
cevaplandıramamışlardır.
Pew Araştırma Kurumu adlı Amerikan şirketi tarafından
Türkiye’yi de kapsayan 47 ülkede yapılan araştırmada Türklerin sadece % 9’unun
ABD’ye sıcak baktığı, Türklerin % 75’inin ABD’nin Türkiye’nin çıkarlarını
dikkate almadığını düşündükleri ortaya çıkmıştır. Bush’a güven duyan Türklerin
oranı % 2 iken sadece ABD’ye kafa tuttuğu için İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejat’a
güvenen Türklerin oranı % 21 olarak belirmiştir. (11)
Özetle, ABD ile stratejik ortaklık bugünün Türkiyesinde Müslüman
mahallesinde salyangoz satmaktır.
(11)
Hürriyet, 29 Haziran 2007
IIX.1.2 “1 Mart Tezkeresi kabul edilmeliydi”
Seçim kampanyası sürecinde Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği
için en hayati konu olan Kuzey Irak’ta yapılması gerekenler hususunda MHP
sözcüleri, Türk seçmeninin % 80’inin reddettiği, MHP seçmeninin % 99’unun
reddettiği 1 Mart Tezkeresini savunurken, “Türkiye’nin Kuzey Irak’ta ABD’ye
rağmen” hareket etmemesi gerektiğini vurgulamışlardır. Böylece çok doğru bir
siyaset önerisi olan Habur sınır kapısının kapatılması önerisi etkisini
yitirmiştir. Böylece, AKP ile MHP’nin Kuzey Irak siyaseti arasındaki fark
silikleşmiştir.
IIX.1.3 Avrupa Birliği ile Tam Üyeliğe Devam
AB’nin Türkiye’ye yönelik çifte standarda dayanan, ahlaki
olarak düşük siyasetine karşı da sadece MHP’nin geleneksel tabanı değil, Türk
milletinin % 80’nini aşan bir bölümünün nefret ettiği bir projedir. Buna rağmen,
MHP’nin ideolojik yumuşamanın sonucunda AB’ye açık “hayır” politikası izlememesi
ve “stratejik düşünme dönemi” gibi kavramlarla halka ulaşacak mesajlar
verememesi de partinin başarısızlığına etkide bulunmuştur.
IIX.1.4 Ekonomik Belirsizlik
AKP sonrasında uygulanacak ekonomik politikalar konusunda da
IMF çizgisi dışında bir yeni model ve yeniden yapılanma ortaya konulmamıştır.
Bütün bunlar MHP’nin “merkez parti projesi” adı altında köşelerini yitirmesinin
bir sonucudur.
Bu durum MHP’nin kendi adayları tarafından kamuoyu önünde
“MHP sağdaki CHP’dir” şeklinde ifade edilmesi sonucunu doğurmuştur.
(12) Bu yaklaşımlar, AKP’nin, “Oyunu ver MHP’ye
gitsin CHP’ye” söyleminin tutmasına ve milliyetçi-muhafazakar seçmenin MHP’den
uzaklaşmasına neden olmuştur.
(12) Milliyet, 19 Temmuz 2007,
Gündüz Aktan
IIX.2. Etkisiz, Yetersiz Propaganda ve Başarısız Seçim
Kampanyası
Türk halkı son beş-altı yıldan buyana dünyada en yoğun
psikolojik operasyona maruz kalan halktır. Bu halkın bilincini yeniden
yapılandırmak, yanıltmak, yönlendirmek amacı ile psikolojik operasyonların her
türlüsü AKP iktidarına destek verecek şekilde gerçekleştirilmiştir. Bu gerçek
anlaşılmadan AKP’nin seçim zaferini izah etmek mümkün değildir.
MHP’nin propaganda anlayışı ve mekanizması uluslar arası
psikolojik operasyonu ve AKP ile göğüs göğüse bir mücadeleyi kaldırabilecek
şekilde tasarlanmamıştır. AKP, yukarıda altını önemle çizdiğimiz gibi 4 Kasım
2002’den buyana etkisini ve araçlarını her geçen gün artıran bir propaganda
süreci geliştirirken, MHP seçim kampanyasını son bir aya sıkıştırmıştır. Oysa
yapılması gereken örgütlenme ve propaganda konusunda Türkiye’nin en deneyimli
siyasi partisi olan MHP’nin dayanışma içinde olduğu bütün sivil toplum örgütleri
ile birlikte 4 Kasım 2002 tarihinden itibaren 2007 seçimlerine hazırlanmasıydı.
Seçim, seçim kararı alındıktan sonra yapılan propaganda ile kazanılmaz.
Bu süreçte AKP’nin yaptığı büyük tahribat halka sürekli ve
defalarca anlatılmalıydı. Çünkü AKP yaptıklarının yoğun propagandasını gerek
kendi medyası gerek yaygın medya aracılığı ile halkın bilincini yeniden
yapılandıracak bir psikolojik operasyon şeklinde yaparken, MHP’nin dışında halka
yönelik psikolojik operasyonu kıracak başka hiç bir güç yoktu. MHP’nin son dört
yılda sürekli olarak, konferanslar, toplantılar, mitingler, afişler, el
ilanları, mevcut gazetelerin ve dergilerin baskı ve satış sayılarının
yükseltilmesi, televizyon kurulması ile AKP’nin propaganda mekanizmasını
göğüslemesi ve etkisiz hale getirmesi mümkündü.
Halkın IMF ekonomisinin uzun vadeli sonuçlarını kendiliğinden
anlaması beklenemez. Halk kitleleri bugün cebinde olan paraya bakarak siyaseti
değerlendirme eğilimindedir. Halk Annan Planı’nı okumaz. Halk AB ile yapılan
anlaşmaların detaylarını bilmez. Halk, AB’nin tarım konusundaki taleplerinin
Türkiye için ortaya çıkaracağı felaketleri gösterilmez ise görmez. Üstelik
yaygın medyanın da AKP’nin politikalarına destek verdiği düşünülür ise halktan
kendi başına bütün doğruları bulması beklenemez. Zaten halktan bütün doğruları
tek başına bulması beklenseydi siyasi partilere gerek kalmazdı. MHP’nin yapması
gereken AKP iktidarı boyunca AKP’nin yaptıklarının sonuçlarını günlük dile
tercüme ederek halka anlatmaktı. Bunu yapmayanların şimdi “halk demek ki
memnunmuş” diyerek halkı suçlamaya hakları yoktur.
Seçimden önce son bir ayda yayına başlayan ATA Tv kaliteli ve
başarılı bir yayın politikası izlemesine rağmen çok geç kalmış bir girişimdir ve
sonuçları ancak 2012’de görülecektir. Öte yandan MHP Genel Başkanı D.
Bahçeli’nin televizyonlardan kaçmaması bir zorunluluktu. Oysa son beş sene
içinde D. Bahçeli’nin bütün televizyonlarda toplam görüntü/saati her halde
iyimser bir hesap 10 saati ile geçmez. Aynı süreç içinde Erdoğan her halde 5.000
saate yakın görüntü/saat ile televizyonlarda propaganda yapmıştır.
Küresel psikolojik operasyonu ve AKP propagandasını MHP
temsilcilerinin son dört yılda Batı Trakya’da Mehmet Emin Ağa’nın cenaze
töreninde, Ankara’da Türkmen Cephesi’nin mitinginde, keza Ankara’da Gazilerin
düzenlediği mitingde, seçimden iki gün önce yapılan Kerkük Tuzhurmatın’da
öldürülen 200 Türkmen için Kocatepe Camii’nde düzenlenen mevlütte bulunması
gerekirdi. Bunun için MHP’nin Ordu’da fındık üreticisinin protestolarının önünde
olması gerekirdi. Yok edilen Türk tarımı konusunda köylüyü uyarmak için son dört
sene köylünün yanında olması gerekirdi ki AKP seçimden önce verdiği rüşvetle
köylüyü ikna edemesin.
MHP’nin son beş senede sosyal muhalefetin öncülüğünü yapması
gerekmekteydi. Bu işsiz kahvelerinde, ezilen ve haritadan silinen
köylerde/tarlalarda, işçi sendikalarında ve memur sendikalarında, sivil toplum
örgütlerinde bulunmayı, onların görüşlerini almayı, mücadelelerine destek olmayı
gerektirirdi. Oysa MHP’nin 1965’den buyana fikri mücadelesinin en önemli parçası
olan ülkücü öğretmenler 2002 ve 2007 seçimlerinde ve arasındaki dönemde
küstürülmüşler, dışlanmışlardır.
Bu semt pazarlarında dolaşmayı, halkın içinde siyaset
yapmayı, baskına uğrayan karakolları ziyaret etmeyi, şehit ailelerinin evlerine
gidip baş sağlığı dilemeyi, şehit aileleri derneklerini kabul etmeyi, bir kez
olsun Bilkent yolu üzerindeki gazi askerlerin rehabilitasyon merkezine giderek
elleri, kolları, bacakları veya gözleri bazen da bunların hiç birisi olmayan
gençlerin alınlarından öpmeyi gerektirirdi. (13)
AKP’nin başarısını alkışlayan küresel psikolojik operasyonun
Türkiye uzantıları son dört yılda “MHP sokağa çıkmıyor. MHP, uyumlu ve ılımlı
hale geliyor” diye alkış tutuyorlardı. Oysa “MHP içeri girerken” AKP beş sene
boyunca sokağa çıkmıştır. Her halde bu alkışların bir nedeni vardı ve bu neden
22 Temmuz 2007 gecesi açık bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Propagandanın etkili olabilmesinin en önemli araçlarından
birisi il ve ilçe teşkilatlarıdır. İl ve ilçe teşkilatları, merkezin ürettiği
tezleri toplumsal uçlara yerel siyasetin diline tercüme ederek aktarırlar.
Teşkilatları ile sevgi dolu kardeşçe bir ilişki içinde olmayan Genel Merkezin
teşkilatları dinamik tutması zordur. Kendisi öğlenden sonra açılan bir Genel
Merkezin il ve ilçe teşkilatlarından sabah ezanı ile çalışmaya başlamasını
istemesi mümkün değildir.
Bu çerçeveden bakıldığında 2007 seçimlerinde bazı istisnalar
bir tarafa bırakılır ise MHP teşkilatları olağanüstü bir fedakarlık ve
verimlilik ile çalışmışlardır. 2007 seçimlerinden önce 2.5 sene kapalı kalan
Ankara il teşkilatının Ankara’da seçimlerde aldığı sonuç bu çerçevede
değerlendirilir ise çok başarılı kabul edilmek zorundadır. Ayrıca yaygın medyaya
çıkan MHP temsilcileri diğer partilerin temsilcilerinden genel çerçevede daha
iyi bir performans ortaya koydular. Fakat bu temsilcilerin Erdoğan’ın
performansını etkisiz hale getirmesi beklenemezdi.
Yine AKP Genel Başkanı son bir ayda da MHP Genel Başkanı’nın
ortaya koyduğu performanstan çok daha etkili bir seçim performansı göstermiştir.
Erdoğan’ın yapmış olduğu miting sayısı, Bahçeli’nin düzenlemiş olduğu miting
sayısından çok daha fazladır. Beş yıllık süre sonunda Erdoğan televizyonları
tekrar son 30 günde yüklenerek kullanırken, Bahçeli sadece iki kez televizyonda
program yapmıştır.
Teşkilatların ve adayların bütün çabalarına rağmen,
aşamadıkları bir diğer olumsuz hususta, seçim kampanyası süresince kullanılan,
afişler, broşürler, görsel malzeme, tasarım, renk seçimi vs açılardan
amatörlüğün ötesinde 1960’ların ortasını hatırlatır bir üslupla hazırlanmış,
çirkin, kötü ve etkisiz olmasıydı
Özetle son beş sene propaganda açısından tamamen boş
geçirildiği gibi son bir ayda gerçekleşen propaganda da basının MHP’ye verdiği
bütün desteğe rağmen yeterli değildi. Nitekim sonuçta değil seçmenin geneline
kendi seçmenine bile ulaşmakta etkisiz kalan MHP, ülkücü hareketin kalesi olarak
bilinen yerleri AKP’ye terk edilirken, PKK’ya tepkinin yükseldiği Mersin,
Antalya, Manisa, Aydın gibi iller ile Ankara, İstanbul ve İzmir’de CHP-DSP’den
kayan oylar sayesinde % 10 barajını aşmıştır.
(13) Recep Tayyip Erdoğan bu
merkezi ziyaret etti. Gazilere konuşma yaptı. Konuşması sırasında “gazi
kavramını kullanmadan “engelliler-sakatlar” için yaptıklarından bahsetti.
Konuşmasını bitirdiğinde salonun sessizliği suratına tokat gibi indi. Bir tek
gazi Erdoğan’ı alkışlamadı. Sonra Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt söz aldı
“Evlatlarım” dedi ve salondan büyük bir alkış koptu.
IIX.4 CHP Laikçiliğine Kayış
MHP, siyasi tarihi boyunca ortalama Türk muhafazakar yapısını
temsil etmiş bir parti olmuştur. MHP, laik sistemi kabul etmiş ancak milletin
Müslüman olduğu gerçeğini siyasetine doğru olarak taşımıştır. MHP’nin bu çizgisi
bir yanda laik sistemi laikçi dinciliğe kaydıranlar ile öte yanda dinimizi
günlük siyasette araç olarak kullananlar arasında mükemmel bir doğru hattı
temsil etmiştir.
Son yıllarda MHP’nin Atatürk-Türkeş çizgisinden uzaklaşarak,
İnönücü zihniyetin düşünce kalıplarına yakın, “kontrollu bir devlet
milliyetçiliğine” kayması, MHP ile ülkücü kitleler arasında yabancılaşmaya neden
olduğu gibi örneğin 1999 seçimlerinde MHP’yi % 18’e taşıyan muhafazakar seçmeni
AKP’nin kucağına itmiştir. (14)
Ülkücü taban seçim kampanyası boyunca televizyonlarda
tanıdığı, bildiği ülkücü damardan gelen MHP’lileri değil, daha MHP’li bile
olamadıklarını ifade eden, “ben MHP’ye kaymadım, beni davet ettiğine göre MHP
benim çizgime kaydı” diyen adaylar tarafından MHP’nin temsil edildiğini
görmüşlerdir. Sonuçta, MHP kalelerini AKP’ye terk etmiştir.
Gerçi bu yeni duruşla CHP-DSP seçmen zemininden MHP’ye oy
kayması olmuştur. Ancak bu oy kayması kalıcı olmaktan ziyade konjenktüreldir ve
CHP-DSP seçmen tarafından “MHP’de %10’u geçsin” düşüncesi ile taktik nedenlerle
verilmiştir. Oysa, AKP’ye giden MHP oyu orada kalıcı hale gelmekte veya hiç
sandığa gitmemekle beraber MHP’ye yabancılaşmaktadır. Eğer bu seçimde MHP içinde
bir grup, “Ülkücülerin oyu olmadan da %10’u geçerek üzerimizdeki seçmen
baskısını” kaldıralım diye düşünmüş ise bu başarılmıştır.
(14) Bu durum MHP dışında da
ilgi ile izlenmekteydi. Haluk Şahin şu tespiti yapmaktadır: “Ya MHP… Bu siyasal
hareket AKP’ye karşı dik durmaya çalışırken kanatlarının İslamcı uçlarını
ufaltıp daha geleneksel Kemalist sembollere ve söyleme kaydı.” Radikal, 23 Şubat
2007
IIX.3. Çözüm Üretememe Ve Gelecek Vaat Edememe
Başarısızlığın bir diğer nedeni MHP’nin halkın aklına nüfuz
edecek herhangi bir konuda çözüm önerisi üretememiş olmasıdır. MHP’nin seçim
kampanyası, AKP’nin haklı eleştirisine dayanmıştır. Oysa seçmen AKP’nin kötü
icraatlarından dolayı değil, MHP’nin yapacaklarından dolayı MHP’ye oy vermeye
davet edilmeli idi.Kampanya sürecinde ve hatta sonrasında MHP Genel Merkezi’ne
hakim olan hava “AKP o kadar kötü ki, seçmen bize oy verir” şeklinde olmuştur.
Bu anlayış siyasette iflas etmiştir. MHP kampanyasını,
AKP’nin eleştirilmesi ve çözümler üzerine kurmalıydı. Bu çözümler her alanda
radikal, kolay anlaşılır, umut vaat eden sloganlarla ifade edilmeliydi. Oysa MHP
seçime kitlelere değil kendi seçmenine bile ulaşmada sıkıntılı olan üç slogan
ile girmiştir. Bunlar, “tek cevap”, “60. hükümet, milliyetçi hareket” ve
“devletin başına devlet gelecek” sloganlarıdır ki, seçmenin günlük hayatı ile
hiçbir ilgisi olmayan, ona ulaşmayan sloganlardır.
Seçimden hemen önce acele ile sanki “bizde çok inanmıyoruz
ama yine de söyleyelim” havası ile ortaya atılan ve geçen seçimlerde MHP
tarafından köfte-ekmek partisi diye suçlanılan Genç Parti’den alınan “OSS
kalkacak”, “Mazot 1 YTL olacak”, “Her işsize 200 YTL” gibi çözümler ise MHP’ye
yakışmamıştır. Keza Sayın Bahçeli’nin “Bana anayasayı değiştirecek çoğunluğu
verin, Öcalan’ı asayım” demesinden hemen bir gün sonra partinin vitrindeki iki
adayının televizyonlarda “bunun mümkün olmayacağını” söylemeleri seçmenin
gözünden kaçmamıştır.
IXX.4 Yanlış Anlatımlar ve Yetersiz Karşı Propaganda
Bazı MHP adaylarının uzmanlıkları dışındaki alanlarda yanlış
anlaşılmaya müsait ve MHP tabanının hassas olduğu konularda açıklamalar yapması,
yaygın basının bütün örtme çalışmalarına rağmen MHP’ye özellikle iç ve doğu
Anadolu’da muhafazakar-ülkücü tabandan oy kaybettirmiştir. Hatta MHP’ye
kızgınlığından dolayı “oy vermemek” için gerekçe arayan ülkücü seçmene bu yanlış
anlatımlar gerekçe oluşturmuştur.
MHP, propaganda sürecinde AKP’nin her yöntemi kullanarak
geliştirdiği MHP’yi karalama çalışmalarına karşı etkili cevap geliştirememiştir.
Örneğin, AKP’nin “CHP-MHP ittifakı” propagandasına karşı “AKP-DTP birlikteliği”
veya “Barzani’ye AKP’nin ekonomik yardımı” gibi konular yeterince etkili
kullanılmamıştır.
IX. Bundan Sonra Türkiye
“Türkiye Türklerindir sözü hayasızca bir sözdür.
Bu sözü söylerseniz
Türkiye’yi 30 parçaya bölersiniz.”
R.T. Erdoğan/Yeni Zelanda
Türkiye’nin gelecek beş yılı AKP’nin temsil gücü yüksek olan
bir zeminde, kendine öz güveni geçen döneme göre çok daha yüksek bir şekilde
iktidarı ile geçecektir. Üstelik AKP tek modern toplumun siyasal gereklerine
göre örgütlenmiş ve bilimsel çalışan tek partidir. 22 Temmuz seçimlerinden hemen
sonra AKP derhal 2009 yerel seçimleri ve 2013 genel seçimleri için propaganda
çalışmalarına başlamıştır. (15)
Oysa seçimleri kaybeden muhalefet bir duygu karışıklığı
içindedir. CHP Genel Merkezi muhalefetin eleştirilerine “CHP’yi Sorozculara
vermeyeceğiz” yazılı bir pankartı CHP Genel Merkezi’ne asarak “cevap vermiştir.”
Genel Başkan D. Bahçeli ise Ankara’da toplanan MHP il başkanlarına “MHP
seçimlerden başarı ile çıkmıştır. Bayrama kadar dinlenin” mesajı vermiştir.
(16) İktidarda ve muhalefette bu ruh hali devam
ettiği takdirde gelecek seçimleri kazanacak partinin hangi parti olacağını
kestirmek zor olmayacaktır.
AKP’nin % 47 ile tek başına iktidara gelmesi Türkiye’yi çok
büyük risklerle karşı karşıya bırakacaktır. Üstelik AKP’nin TBMM’ne soktuğu
parlamento grubu bir önceki dönemdeki AKP grubu ile karşılaştırıldığında çok
daha olumsuzdur. Bu grup Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerine, milli
devlete karşı daha düşman insanları bir araya getirmektedir.
AKP’nin Güneydoğu Anadolu’da bir çok yerde DTP’li
bağımsızlardan daha fazla oy almış olması bazı çevrelerde “etnik siyasetin ve
DTP’nin yenilmiş olması” olarak nitelendirilmektedir. Oysa gerçek “etnik
siyasetin” sadece Güneydoğu Anadolu’da değil, bütün Türkiye’de AKP saflarına
gizlenmiş olmasıdır. Bu durumu daha da vahim hale getiren terör örgütünün siyasi
kolu DTP’nin de TBMM’de grup oluşturmuş olmasıdır. Bir İspanyol gazetesi olan
ABC, Türkiye’deki bu durumu “Erdoğan, milliyetçi Kürtler ile ittifaka
hazırlanıyor” diyerek ifade etmektedir.
AKP ve DTP, federalizmin ılımlı ve radikal partileri olarak
önümüzdeki dört yılda Türkiye’nin AB tam üyelik sürecinin örtüsü altında ve
Kuzey Irak’tan gelen dinamiklerle Türkiye’yi çok etnikli federal bir devlete
sürüklemek için bir program uygulayacaktır. Bu süreçte, AKP ile DTP arasında bir
görev dağılımı yapılması büyük bir ihtimaldir.
Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesinden hemen sonra
Sezer’in veto ettiği ve Türkiye’nin menfaatlerini ağır bir şekilde tehdit eden
“Petrol Yasası”, yine veto edilmiş olan “Vakıflar Yasası” gibi yasalar derhal
yürürlüğe girecektir. AKP, durmuş bulunan AB sürecinde Kıbrıs’ta Rumlara liman
tavizi vererek, Ermenistan ile sınır kapısını açarak tekrar başlatmak
isteyecektir. Kuzey Irak’ta Kerkük’ün Barzani’nin eline geçmesi ve bağımsız Kürt
devletinin kurulması artık daha kolay görünmektedir.
Keza Türkiye’nin federalleştirilmesi için AKP’nin önümüzdeki
beş yılı etkili bir şekilde kullanacağı da görülmektedir. AKP’li
milletvekillerinin daha ilk günlerde anayasanın değiştirilmesi ile ilgili
verdikleri mesajlardan önümüzdeki beş yılın nasıl geçeceği anlaşılmaktadır.
(15) Milliyet, 30 Temmuz 2007, “AKP’de
17 İl Seferberliği”
(16) Radikal, 29 Temmuz 2007
X. Türk Milliyetçilerine Düşen Görev ve MHP
Herkesin umutsuzluğa
kapıldığı noktada
Ülkücünün görevi başlar.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerine sadık olan
partileri, sivil toplum örgütlerini ve aydınları, demokratik hukuk rejiminin
kuralları içinde etkili bir demokratik mücadele vererek, AKP-DTP projesine karşı
mücadele etmesini gerektirmektedir. Bu mücadele çok boyutlu olmalıdır.
Cumhuriyetin temellerine saldıranlara karşı hayatın her alanında etkili bir
mücadele verilmelidir.
Bu amaçla, yoğun, kitlelerin içine çekildiği, çok güçlü bir
fikri üretim üzerine oturan büyük bir siyasal ve kültürel mücadele
başlatılmalıdır. Bu mücadele yaygın basın ve AKP medyasının gücü göz önünde
tutularak ve aynı ölçüde güce yakın tarihte sahip olunamayacağının bilincinde
olarak var olan bütün milli güçleri birleştiren bir anlayış ile yapılmalıdır.
Milliyetçi gazete, dergi ve televizyonlarla işbirliği geliştirilmelidir.
AKP’ye karşı mücadelenin belkemiğini siyasal alanda MHP
oluşturacaktır. MHP’nin böyle bir mücadele içinde olduğu süreçte bütün milli
unsurların MHP’nin mücadelesini destekleyici bir tavır içinde olmaları
gerekmektedir. Çünkü, MHP’nin gerçek mücadelesi yaygın medyanın hedef saptırmak
için sürekli körüklemek istediği şekilde MHP ile terör örgütünün TBMM’deki
siyasal uzantısı arasında olmayacaktır. Gerçek mücadele uluslar arası sistem ve
onun desteklediği AKP ile milli güçlerin tamamı tarafından desteklenmesi gereken
MHP arasında gerçekleşecektir.
MHP’nin böyle bir mücadelede Türk devleti ve milleti adına
başarılı olması için gereken milli devletin tavizsiz savunulması konusunda fikri
planda Atatürk-Türkeş çizgisine geri dönmesi bir zorunluluktur. MHP’nin oy
patlaması yaptığı coğrafya tahlil edildiğinde seçmenin MHP’ye oy vermesinin
gerekçesi “çiçek bahçesi ve Türkiye’yi farklılıkların farkında olarak yönetme”
söylemi değil, rahmetli Türkeş’in “Ne mozaiği ulan” söyleminde öz güvenin MHP
üzerinde süren etkisidir.
İçine girdiğimiz dönemde MHP Genel Merkezine karşı değişik ve
haklı nedenlerle eleştirisel bir tavır alan bütün sivil toplum örgütleri,
aydınlar, yayın organları MHP’nin mücadelesini güçlendirici bir tavır
almalıdırlar. Öte yandan MHP’nin de kendisini eleştirdi veya sorgusuz-sualsiz
itaat etmedi diyerek sivil toplum örgütlerini dışlamak gibi bir lüksü yoktur,
olmamalıdır. MHP, milli devlet ve Türk milletinin bütünlüğünü koruyan siklet
merkezini oluştururken, arkasında ve kanatlarında bütün milli birikimi
toplamalıdır.
Liberal basının MHP’nin “uyumluğuna” düzdüğü övgülere
inanılmamalı ve Atatürk-Türkeş çizgisine uygun politikalar büyük bir
kararlılıkla gündeme getirilmelidir. Ülkücü geçmişe ve duruşa sahip
çıkılmalıdır. MHP tekrar kendisini Türk Dünyasının sesi olarak algılamalıdır.
MHP, AKP’nin belirlediği gündemin peşinden gitmemeli, kendi Türkiye gündemini
belirleyecek çıkışlar yapmalıdır. MHP Türkiye’nin büyük bölümünü arkasında
birleştirecek politikalarla gündemi belirleyerek yeni yasama dönemine
girmelidir.
MHP başta olmak üzere muhalefet eğer yeniden yapılanmaz, AKP
propaganda mekanizması ve arkasındaki büyük küresel destek ile mücadele edecek
bir yapı oluşturamaz ise AKP’nin Türkiye’nin veya ondan geriye kalanın gelecek
10 yılına damgasını vurması çok zor olmayacaktır.
Prof. Dr. Ümit Özdağ
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Başkanı
www.21yyte.org
GERİ
|